
“hayatımı
o odayı arayarak geçirdim
ve en cok yaklaştığım an bu an olabilir”
…
Beyninin içinden geçenlerin ardından, ortalık biraz dağılmıştı ben geldiğimde. Balkonda resim çiziyordun.
Elimden düşmeyen sigaramla yanına oturup konuşmaya başladım seninle.
Tavan aralarının hep tozlu olmasının, aslında derin anlamlar taşıdığını biliyorduk.
Biz seninle dünyanın farklı yerlerinde, hep “ev” diyebileceğimiz şeyler aradık.
Birbirimizden haberimiz bile yoktu.
Baktın sonra bana ve ”Gel benimle” dedin..
Yürümeye başladık.
Beyninin kıvrımları arasında bir odaya girdik beraber.
“-Hayaller, gerçeklerle örtüşebilir mi?
-Sanmam.”
Ama oradaydık işte..
Bu nasıl olabiliyordu?
..
Pencerenin karşısında cızırtılı bir tabela vardı. Kırmızı neon ışıkları vuruyordu içeri.
Yorgun bir daktilo sonra, hemen masanın üzerinde.
İçilmiş kahve bardağı.
Dağınıklığın içinde delirmiş bir düzen..
Loş ışık..
..
“hayatımı
o odayı arayarak geçirdim
ve en cok yaklaştığım an bu an olabilir”
…
Birlikte yere saçılmış kitapların arasına bağdaş kurup, konuşmaya başladık seninle.
Güzel müzikler vardı fonda, sevdiklerimizden.
Madeleine, ağrılarımıza iyi geliyordu.
Sigur Ros oturuyordu yanımızda biraz.
Neighbours, kitap kokularına karışıyordu.
Saatlerce konuştuk, delirdiğimiz her gün için ayrı soneler okuduk birbirimize.
Şehir ve insanlar ne kadar uzaktaydı değil mi?
Ne kadar sessizdi her şey.
Eğer, o kitapların arasında oturduğumuz odanın bir rengi olsa bu hangi rengin konusu olurdu, hiç bilemiyorum.
Ama bugüne kadar o tonu yakalayamadığıma eminim..
..
O gece, bütün eşyalarımı toplayıp beynindeki o odaya yerleştim ben işte.
Artık şehir ve insanlar çok uzaktaydı.
..
O odada, hayalini kurduğumuz kitapları yazacak, piyanoları çalacaktık beraber.
Çimenlerde bağdaş kurup şarkı söyleyecektik, sen gitar çalacaktın.
Ben kollarımı iki yana açıp dans edecek ve kahkaha atarken kafamı geriye atarak şapkamı düşürecektim çimenlere.
Sandviçler yiyecek ve insanları biraz daha sevmeyecektik.
Terasta otururken, Tanrı’ya birbirimizi bulduğumuz için göz kırpacaktık kafamızı gökyüzüne kaldırıp.
..
Artık şehir ve insanlar çok uzaktaydı.
..
Aynı zamanlarda aynı şeyi düşünmek / hissetmek / yapmak / söylemek için biyolojik anlamda ikiz olmak gerekmiyordu demek ki.
İkizini yaşarken de bulabiliyordu insan.
Ve bu, hayatta hep “o odayı” aramış insanlar için tatlı bir mucizeydi.
Artık bir sığınağımız var ve senin sevdiğin gibi; koridorun sonunda, tek bi girişe sahip o oda.
Küçük pencereden “ışık” sızıyor içeri.
Oradayız.
..
Hadi, resim çizelim beraber.
İyi ki varsın.