O captain! my captain!

O Captain! my Captain!

1 note

Bir pazar günü için fazla sıradanım. 

Mutlu ailelerin çocukları bahçedeki çimenlerde top oynuyor.

Yaşlılar yalnızlıktan öğle uykularına yattı.

Bir kaç bohem bir araya gelip, sanattan bahsetmek için bir masanın etrafında toplandı.

Depresyonda bir kadın, paketlerce sigara içip ağlıyor olabilir.

Bazıları cumartesi gecesi içkiyi fazla kaçırıp beklemediği yerlerde uyandı.

Sevgilisi olanlar parfümlerini sıkıp, yüzeysel aşklarını yaşamaya gittiler.

Mutlu çiftler kesinlikle yataktan çıkmadı.

Bir öğrenci, ders kitaplarının arasında boğulmakla meşgul.

Dul bir kadın, balkonda çiçeklerini sulayıp onlarla sohbet ediyor.

Birileri, kitap okuyup altını çiziyor.

Alkoliklerin hayatında hiç bir şey değişmedi, hala içiyorlar şaraplarını.

Aptallar, televizyon izliyor.

İyi insanlar, radyo dinleyip şarkı tutuyorlar kendilerine.

Sokakta oynayan çocuklar, evsiz bir kadınla dalga geçiyorlar.

Bir bebek, dünyadan haberi varmış gibi avazı çıktığı kadar ağlıyor.

Terk edilen bir kadın, tarot bakarak medet umuyor yalnızlığına.

Babasız kızlar, balkondan bakıyor.

Bazıları, birilerinin mezarında ağlıyor.

Yaşlı adam, torununu parka götürüyor.

Mutsuz bir AVM kadını, topuklu ayakkabı satın alıyor.

Ben, kulaklıklarım kulağımda, hepsini bir tavanda hayal ediyorum.

0 notes

Şimdi deniz olsa, rakı içsek seninle kıyısında. Dedemden bahsetsek.. Rakı kokan göz yaşlarımız olsa, sonra nefes alamayacak kadar gülsek; her zamanki gibi. Bazen onu çok özlüyorum. Çok özlüyorum… Çok. Neyseki giderken bana mükemmel bi anne bıraktı. Düşünceli adamdı.. Rahat uyusun… 

Şarap kokan, gece yarılarına kadar daktilosunda yazılar yazan o adam, rahat uyusun.

Onu çok özledim…

Seni ise, çok seviyorum anne.

2 notes

Sen yıkılmış bir şehrin görüntüsüne bu kadar aşinayken, biri geliyor.
Ve yeni bir hikaye başlıyor.
Olduğun gibi sevilmeyi öğretiyor sana.
Mutluluğunla mutlu oluyor.
Güne somurtarak başlarken, kahve kokusuna eş değer biri geliyor hayatının tam ortasına.
Duvarlarını yıkıyor…
Hayatına sızıyor…
Sen, yıllarca aşkı arayarak geçirdiğin tüm yıllarını çöpe atmak istiyorsun. 
Yıllardır, salt yalnızlıkla geçirdiğin için hayatını, aşkla doldurmak istediğini farkediyorsun yalnızlıktan.
Şimdi ceplerin boş.
İyi ki de boş.
Aşkların, aşkımsıların da ötesinde birinden bahsediyorum.
Artık yalnız olmadığını bilip mutlu olduğun; ruhu, hikayesi seninle hemen hemen aynı bir dosttan.
Aşkı bulmanın da ötesinden bahsediyorum. Bir dosttan!
Aşkı arayanların çoğu, dostu az olan mutsuz insanlardan. Artık bunu biliyorum.
Aşkı aramanın çok ötesinde bir yerdeyim.
Bunları uçsuz bucaksız yeşil çimenlerin, parlak gökyüzünde yıldızların dans ettiği bir yerden yazıyorum.
Senin de dediğin gibi, “bize iyi yolculuklar.”
İnsanlar devam etsin aşkı aramaya, yalnız kalmamak için birbirleriyle aynı üniformaları giyip, samimi olmayan kahkahalar atmaya..
Onların dostları yok. 
Bizim var artık. 
İyi ki var.
..
Bahçemizde küçük domatesler var, sevdiğinden.
Radyoda Sigur Ros var.
Çatı katında, sevdiğimiz o minimal şehri yapıyoruz beraber, maketten.
İnsanlardan çok uzak.
Sadece Mr. Havhav’ı al yanımıza.
“Bize iyi yolculuklar.”
“İyi yolculuklar.”

Sen yıkılmış bir şehrin görüntüsüne bu kadar aşinayken, biri geliyor.

Ve yeni bir hikaye başlıyor.

Olduğun gibi sevilmeyi öğretiyor sana.

Mutluluğunla mutlu oluyor.

Güne somurtarak başlarken, kahve kokusuna eş değer biri geliyor hayatının tam ortasına.

Duvarlarını yıkıyor…

Hayatına sızıyor…

Sen, yıllarca aşkı arayarak geçirdiğin tüm yıllarını çöpe atmak istiyorsun. 

Yıllardır, salt yalnızlıkla geçirdiğin için hayatını, aşkla doldurmak istediğini farkediyorsun yalnızlıktan.

Şimdi ceplerin boş.

İyi ki de boş.

Aşkların, aşkımsıların da ötesinde birinden bahsediyorum.

Artık yalnız olmadığını bilip mutlu olduğun; ruhu, hikayesi seninle hemen hemen aynı bir dosttan.

Aşkı bulmanın da ötesinden bahsediyorum. Bir dosttan!

Aşkı arayanların çoğu, dostu az olan mutsuz insanlardan. Artık bunu biliyorum.

Aşkı aramanın çok ötesinde bir yerdeyim.

Bunları uçsuz bucaksız yeşil çimenlerin, parlak gökyüzünde yıldızların dans ettiği bir yerden yazıyorum.

Senin de dediğin gibi, “bize iyi yolculuklar.”

İnsanlar devam etsin aşkı aramaya, yalnız kalmamak için birbirleriyle aynı üniformaları giyip, samimi olmayan kahkahalar atmaya..

Onların dostları yok. 

Bizim var artık. 

İyi ki var.

..

Bahçemizde küçük domatesler var, sevdiğinden.

Radyoda Sigur Ros var.

Çatı katında, sevdiğimiz o minimal şehri yapıyoruz beraber, maketten.

İnsanlardan çok uzak.

Sadece Mr. Havhav’ı al yanımıza.

“Bize iyi yolculuklar.”

“İyi yolculuklar.”

1 note

Zaman geçiyordu.

Kendimize kalıyorduk.

Biz zamanı yakalamaya çalışırken o, fark etmeden geçip gidiyordu hayatımızın yanından.

Zaman, evi olanlar için ideal bir kontrol mekanizmasıydı.

İlaçları, akşam yemekleri, gidecek yeri olanlar için muhteşem bir kilometre taşıydı.

Biz, ilaç saatlerimizi daima unutan ve kitap kokularının arasında farklı hayatlarda yaşayan insanlardık. Elimizde kahve fincanlarıyla “sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerin” gündüz saatlerine ayak uydurmaya çalışan..

Zaman, azizlerin ve fahişelerin en büyüğüydü insanlar için.

Zaman, yalandı.

Yalan ise, gözlerimizi kaçırmamıza neden olan doğrularımızdı sadece.

Nasılsa ölecektik bir gün bir yerlerde ve “gece yarısı şarkıları” iyi ki vardı.

1 note

Terastayım.

Yazıyorum bir şeyler.

Gökyüzü çok parlak. Sen olsaydın, yıldızları seyredip boynumuz tutulana kadar hikayeler yazardık hepsine ayrı ayrı.

Karavanla gezdiğimiz ülkelerdeki yıldız hikayelerini hatırlardık.

Varsın, biliyorum.

Kahve getiriyorsun bana içerden. 

Battaniyenin üzerinde çizim defterlerimiz var. Bilgisayar senin kucağında.

Müzikler rüzgara karışıp gidiyor.

Evet, hayal kuruyorum.

Uzaktasın, ama yakınsın.

Terastayım.

Biraz rüzgar var.

Biram bitmek üzere, birazdan yenisini açacağım.

Teoman, bunu hep yapıyor. 

Hem kalbimin tozunu alıyor, hem sırtımı sıvazlıyor işte.

“Hüzün” çok zarif bir kelime.

İnan, kimse bunun değerini bilmiyor.

Terasta “havhav” var. Kucağımda yatıyor.

Seni özlemiş.

Gel.

Sandviçleri tek başıma yemek istemiyorum.

Şehir, o kadar kalabalık ki.

O odadan çıkmak hiç istemiyorum ben.

Sigur Ros aç.

İzlandaya gidelim. Buzul cinlerinde huzurun anahtarı kalmış.

Neyse.

“Hüzün” çok zarif bir kelime.

Gel…


2 notes

“hayatımı
o odayı arayarak geçirdim
ve en cok yaklaştığım an bu an olabilir”

Beyninin içinden geçenlerin ardından, ortalık biraz dağılmıştı ben geldiğimde. Balkonda resim çiziyordun.
Elimden düşmeyen sigaramla yanına oturup konuşmaya başladım seninle.
Tavan aralarının hep tozlu olmasının, aslında derin anlamlar taşıdığını biliyorduk.
Biz seninle dünyanın farklı yerlerinde, hep “ev” diyebileceğimiz şeyler aradık.
Birbirimizden haberimiz bile yoktu.
Baktın sonra bana ve ”Gel benimle” dedin..
Yürümeye başladık.
Beyninin kıvrımları arasında bir odaya girdik beraber.
“-Hayaller, gerçeklerle örtüşebilir mi?
-Sanmam.”
Ama oradaydık işte..
Bu nasıl olabiliyordu?
..

Pencerenin karşısında cızırtılı bir tabela vardı. Kırmızı neon ışıkları vuruyordu içeri. 
Yorgun bir daktilo sonra, hemen masanın üzerinde. 
İçilmiş kahve bardağı.
Dağınıklığın içinde delirmiş bir düzen..
Loş ışık..
..
“hayatımı
o odayı arayarak geçirdim
ve en cok yaklaştığım an bu an olabilir” 
Birlikte yere saçılmış kitapların arasına bağdaş kurup, konuşmaya başladık seninle.
Güzel müzikler vardı fonda, sevdiklerimizden.
Madeleine, ağrılarımıza iyi geliyordu.
Sigur Ros oturuyordu yanımızda biraz.
Neighbours, kitap kokularına karışıyordu.
Saatlerce konuştuk, delirdiğimiz her gün için ayrı soneler okuduk birbirimize.
Şehir ve insanlar ne kadar uzaktaydı değil mi?
Ne kadar sessizdi her şey.
Eğer, o kitapların arasında oturduğumuz odanın bir rengi olsa bu hangi rengin konusu olurdu, hiç bilemiyorum.
Ama bugüne kadar o tonu yakalayamadığıma eminim..
..
O gece, bütün eşyalarımı toplayıp beynindeki o odaya yerleştim ben işte.
Artık şehir ve insanlar çok uzaktaydı.
..
O odada, hayalini kurduğumuz kitapları yazacak, piyanoları çalacaktık beraber.
Çimenlerde bağdaş kurup şarkı söyleyecektik, sen gitar çalacaktın.
Ben kollarımı iki yana açıp dans edecek ve kahkaha atarken kafamı geriye atarak şapkamı düşürecektim çimenlere.
Sandviçler yiyecek ve insanları biraz daha sevmeyecektik.
Terasta otururken, Tanrı’ya birbirimizi bulduğumuz için göz kırpacaktık kafamızı gökyüzüne kaldırıp.
..
Artık şehir ve insanlar çok uzaktaydı.
..
Aynı zamanlarda aynı şeyi düşünmek / hissetmek / yapmak / söylemek için biyolojik anlamda ikiz olmak gerekmiyordu demek ki.
İkizini yaşarken de bulabiliyordu insan.
Ve bu, hayatta hep “o odayı” aramış insanlar için tatlı bir mucizeydi.
Artık bir sığınağımız var ve senin sevdiğin gibi; koridorun sonunda, tek bi girişe sahip o oda. 
Küçük pencereden “ışık” sızıyor içeri.
Oradayız.
..
Hadi, resim çizelim beraber.
İyi ki varsın.

5 notes

Mutfaktan sert bir kahve aldı. Sütsüz ve şekersiz. Her zamankinden. İlk yudumunu beyninde hissetti. Üzerinde sabahlığı vardı hala. Saçları tepeden toplu. Pencerenin önüne gidip oturdu. Dışardaki karmaşadan izole etmişti kendini yine.

Ansızın, gökyüzünden bir musluk açılmış gibi yağmur yağmaya başladı.

Böyle zamanlarda ölülerin gökyüzünde özlemden ağladıklarını düşünürdü. Gülümseyerek ağlamak ama. Bulut kadar yumuşak gözyaşları hani, salt özlem içeren.. -Ölülerin gökyüzüne gittiklerine inananlardandı o da-

Onun da gökyüzünden onu seyreden iki yaşlı kalbi vardı. 

Terasa çıktı, kahvesini alarak.

Kafasını yukarı kaldırdı, gözlerini kapattı.

Konuşmaya başladı gökyüzüyle.

Saçlarındaki tokayı çıkardı, kollarını açtı iki yana.

Gökyüzünden hiç indirmedi başını, gözleri kapalı.

Yağmur yağdı, yağdı, yağdı…

Sırılsıklam olana kadar bekledi, kendi etrafında dönerek gökyüzünden onu seyreden iki insanın sevdiği Chanson’u söylemeye başladı. 

”..je ne regrette rien.. ni le bien qu’on m’a fait…”

Yağmur ne güzel yağıyordu.

Gözlerini açtı.

İnanmayacaksınız ama, göz göze geldi ikisiyle de.

Bi yerde okumuştu, bazen ölenler Tanrı’dan gizlice sevdiklerine göz kırpabiliyorlardı gökyüzünden.

Kahkahalar attı.

Şarkıya devam etti kollarını yukarı kaldırarak. 

Kahve sertti, özlemek zor..

Ölüler bulutlarda bir ülkede yaşıyor olabilir miydi?